Ana sayfa

Öz geçmişim

Dinleti

Videolar

Fotoğraf galerisi

Ziyaretçi defteri

Basından

İletişim

Bağlantılar

Nederlands

Bir sevdadır, emektir, umuttur ve aynı zamanda
geçmişe ve geleceğe olan ciddî bir sorumluluktur yaşamak.
Kaç kuşağın alın teri vardır bugünümde
ve benden sonra da
kim bilir daha kaç yavru yaşayacaktır yarınları?...

Anneannemden

~

 

 

 

 


6 Ocak 1985, Enschede/Hollanda… Yeni yeni ağarmakta olan ve kar tanelerinin beyaza boyadığı o soğuk kış günü katılmışım aranıza. Aklıma geldikçe beni hâlâ duygulandıran o güzelim dizeyle kucaklanmışım:
“Hoş geldin bebek, yaşama sırası sende…”

6 Ocak 1985
Yaşama sırası bendeydi… Evrenin evrimine katılma sırası… Görme sırası bendeydi, düşünme, hissetme, anlama sırası… Benden öncesini tanıma,
benden sonrasına anlatma sırası da bendeydi… Bendeydi, insan olma sırası…
8 Ocak 1985
Bir gelişim sürecidir bu kuşkusuz...
Ben de zamanla değişmeye, gelişmeye başladım. Ellerimin olduğunu anladım
ve de tutunabileceğim ellerin…
2 Nisan 1985
Hayatımda aldığım en büyük armağan,
sevgi sözcüğüyle özetleyebileceğim bir çocukluktu.
8 Temmuz 1985
Babamın sazından etrafa yayılan sıcak tınılar ve annemin büyük bir şevkatle söylediği ninniler arasında attım ilk adımlarımı. Daha sonra adımlarıma sözcüklerim eşlik etti… Ve her “anne, anlat” dememi sabırla anlatılan bir masal izledi…
18 Mayıs 1986

Anadolu’ya ilk kez 1,5 yaşımda gittim…
Birçok duygunun yanı sıra,
anneannemin yaptığı salıncakta sallanmanın tadını daha sonra başka bir yerde bulamayacaktım…

Birçok insan yurt dışında doğup büyümeyi
bir ayrıcalık olarak görebilir, oysa
sonu gelmek bilmeyen ve binlerce yürekte taşınmaya zorunlu bırakılan derin bir hasretti bizimkisi…
Fazla söze kıymadan bu durumu altın kaplamalı bir kafesteki kuşlara benzetebiliriz. O kuşlar yüreklerinde, altındanmış gibi görünen bir kafeste, suni, düz bir çubuk üzerinde yaşlanmak değil, göklerde uçabildikten sonra bir ağacın eğri büğrü dallarına konabilmek ister. Mevsim değiştikçe,
ağaç yapraklarının renginin değişebileceğini,
zaman zaman güçlüklerle karşılaşabileceklerini,
üşüyüp aç kalabileceklerini dahi bile bile…

19 Temmuz 1986 - Sivas

İki yaşıma girdiğimde ise
kardeşim Çağdaş bana abla olmanın onurunu
ve paylaşmanın değerini öğretmeye başladı…

1 Mart 1987
Artık dört kişilik bir aile olarak
önümüzdeki yılları kucaklayıp büyüyecektik… Zorluklara birlikte göğüs gerecek,
kahkahaları birlikte atacaktık…
1987
Karşıma çıkan ilk ‘zorluk’, iki buçuk yaşımda, nedense sisle dolu kapkaranlık bir yer olarak hatırladığım, anaokuluna gittiğim ilk (ve son) gün oldu.
Günün sonunda annem beni bir köşede,
ilgisiz ve salya-sümük ağlarken bulmuştu.
Neyse ki, ondan sonra oraya bir daha dönmek zorunda kalmadım…
7 Eylül 1987
İlkokula başlayana kadar, son derece konuşkan ve meraklı bir çocuk olarak, sorularımı anneme ve babama yöneltmeye devam ettim. Aynı dönemde,
pek farkında olmadan, dinlediğim masalları ve türküleri ezberlemeye başlamışım… Yıllar sonra bir gün eski ses kayıtlarını karıştırırken kendimi üç buçuk yaşındayken Dinle - Gonca Akyar - Celal Oğlan (1988-1989) Celal Oğlan’ı söylerken buldum. İnanılmaz hoş bir duyguydu… Köklere dönüş gibi…
29 Ağustos 1987

İlkokula başladığımda, yeni ve henüz dilini bilmediğimden dolayı bana oldukça uzak gelen bir dünyayla karşılaştım. Sabretmenin ne demek olduğunu ilk o zaman anladım.
İlk günü atlattıktan sonra evde ezberlediğim birkaç cümle arasında en sık kullanacağım: “Öğretmenim, saat kaç?” sorusu olacaktı… Çünkü anca,
“saat” dedikleri o görünmez şey geldiğinde,
annem gelip beni eve götürebilecekti…
‘Sık kullandığım’ dedim ama,
açıkçası bu cümle öyle böyle tekrarladığım bir cümle değildi… Her gün aynı soruyu sora sora
o sabırlı ve sevecen öğretmenime artık kim bilir nasıl bir bıkkınlık vermiş olmalıyım ki,
kadıncağız bana sonunda bir kol saati hediye etmek zorunda kalmıştı…

Böylece de dört yaşımda,
beklediğim ve onları izlediğim sürece,
akrep ve yelkovanın birbiriyle ne denli çıldırtıcı bir
oyun içinde olduklarını öğrenecektim…
Aslında bunun başka bir adı da, özlemdi…

Bir dili bilmemenin birlikte getirdiği utanç, eziklik,
baskı ve dışlanma gibi ağır zorluklar altında kalmaktan, çocuk olmamdan dolayı kısa zamanda kurtuldum.
Bir yıl gibi bir süre içinde Hollandacayı oyunlar arasında öğrenmiş, ikinci bir dille kendimi ifade etmeye başlamıştım.
Göçmek zorunda bırakılmış olan insanların, bu konuda benimkinden çok farklı deneyimleri olduğunu
daha sonra öğrenecektim. Aynı zamanda, bu yeryüzünde dil bilmenin de yetersiz kaldığı durumları yaşayacaktım… 

11 Haziran 1989
1990-1991
Ve ‘90’lı yıllara gelmiştik yavaş yavaş… Doğa felaketlerinin neredeyse doğal felaketler olarak tanıtılacağı, insanlık tarihinde yeni bir bin yılın eşiğine gelmemize rağmen, dünyamızda hakkını haykırmak durumunda bırakılan nefeslerin kurşunlarla cevaplanacağı, utanç verici yıllar yaşayacaktık…
Sanki çocuklar acı görmeden büyümemeliydi…
O güzelim ninnilere, masallara ne olmuştu?
Ama acıdan biraz önce, müzik yaklaşmıştı yanıma… Evimizdeki saz tınılarından sonra, ailemin önerisiyle
5 yaşımda kemanla ilk müzik derslerime başladım. Daha sonra flüt ve yan flüt dersleri aldım.
1991

Çocukluğun verdiği bir sabırsızlıktan olsa gerek,
daha sonra çok pişman olacağım bir adım atıp, müzik derslerimi tüm tavsiyelere rağmen bırakacaktım… Ancak, müzik derslerime devam etmemem, müzikten koptuğum anlamına gelmiyordu. Belki de arayışımın bir parçasıydı bu… Sonraki dönemde evde bulduğum kasetleri dinliyor ve duyduğum sesleri tekrarlıyordum.

Bulunduğum ev ortamının yanı sıra, aile ortamı da müzik sevgimin büyümesinde önemli bir etken oluşturacaktı. Ailemiz içerisinde müziğin hep önemli
bir yeri olmuştur. Ne zaman amcamlarla ve dayımlarla bir araya gelsek, duygularımızı, düşüncelerimizi, sıcak bir çay ve sohbetler eşliğinde sazlarımızla, türkülerimizle paylaşırız… Küçükken, çocuklar olarak daha çok gözlemler ve dinlerdik. Ve bu ortamların bir fidan gibi içimizde filizlenip kök salacağını yine zaman bize anlatacaktı.

İlkokulun son yıllarında, sınıf arkadaşlarımdan da etkilenip, bir süre ağırlıklı olarak yabancı pop müziği dinlemeye başladım. O dönem bol reklamı yapılan şarkıcıların birdenbire hastası olmuştuk. Ancak, başlarda 80’li yaşlarıma kadar süreceğini iddia ettiğim hayranlık, bir-iki yıl içinde sönüp bitmişti… Hayranlığımla birlikte, aslında hiç olmamış olan arkadaşlıklar da... Geriye baktığımda
bu dönemin tek faydası, yeni bir dille, İngilizceyle, daha yakından tanışmam olmuştu.
1995

12 yaşımda ortaokula başladım, ardından lise yıllarım onları izleyecekti…

Hollandacamın yanı sıra Türkçemi de belli bir düzeyde tutabilmek için okumaya başladığım kitapların da bana anlattığı gibi, daha kalıcı ve yalansız bir şeyler olmalıydı… Bilinçaltında aradığımın ne olduğunu,
Pir Sultan’dan Nesimi’ye Anadolu türküleri
yle dolu o güzelim kaseti, yıllardır durduğu çekmeceden çıkardığımda anlayacaktım… O türküler hep vardı ve onları isteyerek bulacak olanları sabırla ve sevginin verdiği dürüstlükle bekliyorlardı… Aslında doğduğum günden beri onlarla yaşamıştım evet, ama
gördüklerim yeni yeni bilince dönüşmekteydi…

15 yaşıma girdiğim 2000 yılında dördüncü kez Anadolu’ya gidebilmiş ve orada masmavi bir türkü denizi şeklinde, muhteşem bir hazinenin saklı olduğundan emin olup geri dönmüştüm. Ve bu hazine, paylaşmayı bilmeyen bir krala ait değildi…
İsteyen herkes öğrenip, anlayıp, hissedip,
hem de hep bir ağızdan türkü söyleyebilirdi…

Hollanda’ya getirdiğimiz kasetlerin bir tanesinde Turnam gidersen Mardin’e isimli türkü vardı... Bir gün, tam ne yapmakta olduğumun farkında olmadan, odamda, sevdiğim o türküyü mırıldanıyordum ki, birden babamın sevinç ve coşku dolu sesini duydum.
Şaşkınlığımı yeni bir bilgi seli izleyecekti…
Sesimi can kulağıyla dinleyip ilk fark eden babam olmuştu… Dinledikten sonra beni yanına çağırmıştı ve türkülerin icrası üzerine hoş bir sohbet geçmişti aramızda.
O günden sonra da yavaş yavaş sesimin farkına varıp, ciddî anlamda sesimi keşfetmeye koyuldum.
Ben Anadolu halk türkülerini seslendirmeye başlamıştım, türküler de beni ve insanlarımı anlatmaya…

17 yaşımda öğrenimimin yanı sıra ilk özel şan derslerimi almaya başladım. Şan derslerimle birlikte de sesimi kullanmanın arkasında önemli bir teorinin saklı olduğunu görmeye... Teori ve pratiğin dengeli bir şekilde gelişmesi, sesimi daha iyi kullanmamı, ona hâkim olabilmemi sağlayabilecekti. Bu da türkülerin içeriğini, türkülerin anlatmak istediklerini dinleyiciye daha net bir şekilde aktarma olanağı yaratacaktı. Doğduğum yıl kaybettiğimiz değerli sanatçı
Ruhi Su’yu, ve öğrencisi Sümeyra Çakır’ı anlamakla çoğalıyordum…

1997
6 Ocak 1990
1 Ocak 2005

18 yaşımda Utrecht Üniversitesi’nde Dil ve Kültür Bilimleri bölümünü okumaya başladıktan sonra,
aynı yıl geçiş yapıp Erasmus Üniversitesi’nin
Kamu Yönetimi bölümünü okumak üzere Rotterdam’a taşındım. 16 metrekarelik bir çatı katına hem oturma odamı, hem (ekmek arası bir şeyler hazırlayabildiğim) mutfağımı, hem de çalışma odamı sıkıştırmayı başarmıştık. Burada üç buçuk yıl boyunca onlarca sınavı geçmek için ezber hücrelerimi eğitecektim. Ayrıca ev sahibine karşı hakkımı savunmanın ne ve nasıl olduğunu da öğrenecektim.

Kamu Yönetimi bölümünü 21 yaşımda tamamlayıp, birkaç yıl asistanlık deneyimi de edinebildiğim aynı fakültede 22 yaşımda master tezimin savunmasını yapacaktım. Fakülteyi bitirdiğimde, yeni tecrübelerle
ve anılarla doldurduğum “barınağım”dan ayrılmak, karşılaştığım tüm sorunlara rağmen,
zor gelmişti bana…

Sabır gerektiren bu yoğun yıllarda yine türkülerin tınıları yoldaşım oldu. Rotterdam’a taşındıktan sonra Lahey şehrinde klasik batı müziği üzerine aldığım şan derslerime devam ettim. Aynı zamanda sık sık yolculuk yapmak durumunda kalıyor
ve bu yolculuklar esnasında Anadolu halk türkülerini, ağıtları, semahları dinliyordum. Hafta sonları eve gittiğimde de öğretmenim, arkadaşım, babamla birlikte çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Birçok açıdan
ufkumu genişleten önemli bir dönemdi.

Bundan sonrası için önemli amaçlarımdan biri sesimi ve iyi bir icracı olmanın gerektirdiği diğer özellikleri en iyi şekilde geliştirip, Anadolu halk müziğiyle dinleyicilere sunmak.

Zaman gelecek, zaman geçecek…
Ve ben onu, gelecek dürüst ve güzel günlere atfen, türkülerimizle karşılayacağım…

2002-2003
Gonca Akyar
© 2007-2018 Gonca Akyar
Başa dön